Her nota bir anıya dokunur, her melodi bir kalbi hatırlatır. Bu kanalda, geçmişin sesini bugünün duygularıyla buluşturuyorum.

Kimi zaman 90’ların yağmurlu bir akşamında, kimi zaman bir bakışın sessizliğinde yankılanan o hatıraları yeniden yaşamak için unutulmaya yüz tutmuş ama asla eskimeyen o şarkıları, çağımız teknolojisi ile buluşturup yeni dönem gençlere sevdirmek ve o yılların hatırasını taşıyanlara nostaljiyi yasatmak.

Beğenir, paylaşır abone olursanız desteğiniz ile daha büyük bir aile haline geliriz.
Keyifli dinlemeler

#nostaljişarkılar #90s #doksanlar #dincerim


Dincerim

İnsan hayatta en çok ne zaman yoruluyor biliyor musun?
Yollar uzadığında, geceler sabaha bağlandığında değil… En çok, içini dökmek istediğin insana kelimelerini emanet edemediğini fark ettiğin anda yoruluyor. Konuşmanın çare olmayacağını sesinin bir yere çarpmadan düşeceğini anladığın o an var ya, işte yorgunluk tam orada başlıyor.
Çünkü susmak, bazen sessizliği değil, vazgeçmeyi öğretiyor insana.

O anın yorgunluğu uykuyla geçmiyor. Omuzda taşınan bir ağırlık gibi ne indirilebiliyor ne de alışılıyor. Cümleler boğazda düğümleniyor, kelimeler sıraya giriyor ama ağızdan çıkmalarına izin verilmiyor. İçinde bir kalabalık var, dışarıda derin bir sessizlik… İnsanı en çok bu çelişki yoruyor.

Çünkü susmak bazen erdem değil mecburiyet oluyor. Anlatırsan anlaşılmayacağını bilmek, anlatmamaktan daha ağır bir yük. Birine bakıp “Anlatsam ne değişecek?” diye sorduğun o an var ya… İşte orada bir şey kopuyor. İnce bir ip gibi. Sesinle kalbin arasındaki bağ gevşiyor.

İnsan en çok da şuna üzülüyor. Eskiden aynı cümleyi yarım bırakmadan anlayan biri varken, şimdi en basit kelimeyi bile tercüme etmek zorunda kalmak. Aynı dili konuşup aynı anlamda buluşamamak… Bu yabancı bir ülkede kaybolmak gibi. Sokaklar tanıdık ama tabelalar başka bir dilde.

Susmayı öğreniyorsun sonra. Önce zor geliyor. İçin kabarıyor "gece yarıları uykundan uyandırıyor söyleyemediklerin" ama zamanla susmak bir refleks oluyor. Kendini koruma biçimi belki. Kalbini cereyana çıkarmamak için üstüne battaniye çekmek gibi ve bir gün fark ediyorsun, yorgunluğun sebebi konuşmak istemek değilmiş. Yorgunluk, konuşacak bir yer bulamamakmış.

Bak şimdi… Bunları sana anlatırken bile sesim alçak. Çünkü insan bazı cümleleri yüksek sesle söyleyince kırılacakmış gibi hissediyor ama bil istedim. Eğer bir gün çok konuşmak isteyip de sustuysan, yalnız değilsin. Hepimiz biraz oradan yaralıyız.

Hadi şimdi sessizce çay koyalım.
Konuşmasak da olur.
Bazen aynı suskunlukta buluşmak, uzun uzun konuşmaktan daha iyi geliyor.


~Dincerim
Sustuğum o yerden...




#Suskunluk #İçYorgunluk #Anlatamamak #SessizKırgınlık #KelimelerBoğazda #YorgunKalp #KöşeYazısı #Dincerim

1 month ago | [YT] | 9

Dincerim

Sizler sayesinde bu kanalda bir seviye daha atladık. "Hype" özelliği artık aktif.
Desteğiniz için gönülden teşekkür ederim. Yolumuz uzun daha nice güzellikleri birlikte yaşayacağız.


#Destek #SizlerSayesinde #BirlikteBüyüyoruz #Teşekkürler #Hype #dincerim

1 month ago | [YT] | 7

Dincerim

Sebep Olanlar Utansın


Bugün bir türkü dolandı dilime.


“Ben ayrılık istemedim
Sebep olanlar utansın
Hazan değdi yaprağıma
Mevsim dursun, güz utansın”


Gelin, bu sözlerin arasında saklanan sitemi, kırgınlığı ve içimize dokunan o sessiz yarayı birlikte duyalım. Çünkü bazen bir türkü, söyleyemediğimiz bir iç çekişi bizden daha iyi anlatır.
________________________________________


Bazen insan, kendi hikâyesinin orta yerinde durup sessizce şunu fısıldar: “Ben istemedim böyle olmasını.” Ne ayrılığı çağırdım kapıma ne de gönlümde bir yangının büyümesini diledim. Ama olur ya… Hayat bazen insana hiç sormadan eksiltir koparır, savurur.



Tıpkı bir yaprağın habersizce hazana tutulması gibi. O yaprak belki daha güneş görmek isterdi, belki dalında biraz daha rüzgârı dinlemek… Ama bir sabah kalkarsın ve sararmışsındır. Dirensen de, “Ben düşmek istemiyorum” desen de mevsim kararını çoktan vermiştir ve işte o anda insan içinden kısık bir sitem bırakır göğe



“Ben ayrılık istemedim… Sebep olanlar utansın.”



Ayrılık, bazen bir insanın adı değildir yalnızca. Bazen bir söz, bazen bir susuş, bazen bir anlık ihmal bile seni bir dal gibi yalnız bırakır. Güz gelir, sarartır… Oysa sen mevsimlere hazırlanıyordun. Yeni filizler, yeni umutlar, güneşli günler… Ama biri gelir, bir söz söyler ya da hiçbir şey söylemeden gider; mevsimi yüzüne kapatır.
İşte o zaman insan kırgınlığını şöyle dillendirir



“Çürümüş yaprak gibiyim… Güz değil, mevsim utansın.”


Çünkü bazen suç mevsimde değil, seni dalında tutmayanlarda saklıdır.
Kırgınlık, kuraklık gibidir.
Toprağı çatlatır, insanın içinide…
Bir damla suya hasret kalırsın.



Bir dokunuş, bir anlayış bir “yanındayım” sözü bekler durursun. Ama kimse bilmez ki en sert görünen toprak bile içinden bir nehir geçmesini ister. ve o nehir akmadığında insan, “Irmaklar çaylar utansın,” diye içinden sitem eder. Aslında bu sitem kimseyedir… Kaderinedir, hayatına, yaşanmamış ihtimallere, tutamadığın sözlere…


Bazen gerçekten dağlar girer aranıza. Bazen gurur bazen mesafe, bazen doğru kelimeyi zamanında söyleyememek… Dağ büyür yol uzar sesin öte yana varmaz. O yüzden insan yolun kendisine bile kızar



“Taş çürüsün, yol utansın.”



Gül kokusu beklerken diken tutar eline… Oysa sen gülün nazını çekmeye de razıydın; yeter ki elini incitmesin, gönlüne değsin. Ama gül susar bazen… Ya da çiçek olduğunu unutur. Sen ise elinde kalan dikenlere bakıp acını gizlersin ve bir kez daha fısıldarsın kendi kendine



“Naz etmesin gül utansın…”

________________________________________


Son Söz
İnsan bazen kimseyi suçlamaz aslında. Söylediği tüm “utansın”lar yaşanamayanlara gecikenlere koparanlara ve korumayanlara bir iç döküş… Bir nevi kendini ayakta tutma çabasıdır. Çünkü en kırgın zamanında bile insanın içinde küçük bir umut kırıntısı kalır. O küçük kırıntı bile şunu haykırır



“Ben ayrılık istemedim. Sebep olanlar utansın”




Bu satırları yazarken fark ettim ki insan en çok söyleyemediği cümlelerin yükünü taşıyor. Ayrılığa değil açıklanamayan kırgınlıklara yeniliyor.

Dincerim
Düşen o yaprağın altından




#ayrılık #sitem #hazan #güzutansın #kalpyarası #duygusal #köseyayısı #yürekyorumu #türküler #dincerim

1 month ago | [YT] | 9

Dincerim

Yorgunum biraz bugün…
Sanki omuzlarıma görünmez bir taş bağlamışlar da gün boyu onunla dolaşmışım gibi. Yaşımdan mıdır, yaşadıklarımdan mıdır yoksa birikmiş sessizliklerin ağırlığından mıdır bilmiyorum. Bazen kırklarımda gibi hissediyorum bazen de doksan yıldır bu dünyanın yokuşlarında sürüklenmiş biri gibi…

Tıpkı Şilan AVCI’nın dizelerindeki gibi


****
“Biraz yorgunum... Yaşımdan yorgunum, yaşımdan telaşlıyım bu günlerde. Kaç yaşındayım sahi!
Saymadım...
Bilmiyorum...
Belki kırklarımdayım, belki de doksan sene yuvarlandım bu dünyanın sırtında. Hiç, bilmiyorum...”
***



Kendimi bir duvarın dibinde buluyorum sonunda.
Sırtımı yaslıyorum… Duvar soğuk, ama içim daha soğuk.
Elimde ince belli bir bardak çay. Dumanı sanki önümdeki zamana inat, havaya kıvrılıp kayboluyor. Diğer elimde dert var… Sigaranın değil, içimin dumanı uzaklara dalıyor ve ben içimden sessizce diyorum ki



“Ben böyle bir hayatı hak etmedim.”



Ne kadar acıdır unutulmak…
Bir adım ötedeyken bile yok sayılmak…
Kalabalığın ortasında görünmez biri gibi dolaşmak…
Sanki dünya seni yalnızca kulak misafiri olmuş gibi dinliyor ama kimse gerçekten anlamıyor. En kötüsü de kimsenin içini görememesi… Yüreğinin haritasını kırılmış yerlerini, solmuş yanlarını fark edememesi.


Bir insanı en çok ne yaralar biliyor musunuz
Sesini duyuramadığı bir dünyada yaşamak…
Elini uzattığında kimsenin o eli görmemesi…
Gönlüne bir şey düştüğünde “Ben buradayım” diye bağırdığında bile bir tek duvarın cevap vermesi…


Ben bazen kendimi, kapısı açık bir odaya sıkışmış gibi hissediyorum. Çıkabilirim aslında… Ama kimse fark etmezse diye çıkmıyorum. Gidince bir eksik yaratır mıyım? Yokluğum bir bardak suyu bile eksiltir mi masadan.
Bilmiyorum…!
Yıllarca hep güçlü durmaya çalıştım.
Kimseyi yormayayım diye, kendi yükümü içimde taşıdım.
Yüreğime taş değdiğinde “Aman kimse bilmesin” dedim.
Ama bugün fark ediyorum ki, en çok kendime haksızlık etmişim.
Kendi içimde patlayan fırtınalara kimse şahit olmadı.
Kimse görmedi sırtımdaki görünmez çizikleri.
Kimse bilmedi geceye bıraktığım uykusuzlukları.
Öfkeli miyim?
Evet, öfkeliyim…
Ama en çok da görülmemeye öfkeliyim. Kalbimin sesini duymayanlara, yüzümdeki çizgileri tanımayanlara, omuzlarımdaki yorgunluğu fark etmeyenlere…



Bugün bir bardak çay eşlik ediyor bana.
Belki buharı kadar kısa, belki dumanı kadar uçucu bir ömrüm oldu…
Ama hâlâ içimde bir cümle saklı duruyor:



“Ben, birinin hatırlayacağı kadar değerliydim.”



Belki de yorgunluğum bundan… Biraz yaşımın telaşı, biraz da içimde kimseye anlatamadığım kırgınlıkların sızıntısı…


Yine de bilinsin isterim:
Unutulmuş biri değilim ben…
Sadece uzun zamandır kimse benim içime bakmadı.
Sadece uzun zamandır kimse bana “Nasılsın” demedi, gerçekten merak ederek.


Bugün yorgunum…


Ama yarın, duvarın dibinden doğrulacak bir hâlim mutlaka olur. Çünkü içimden bir ses hâlâ fısıldıyor


“Çöken her akşamın bir sabahı var… Ve ben hâlâ sabahlara inanan bir adamım.”

Dincerim
O duvarın altından....

#BirazYorgunum #GörülmeyenYürek #SessizÇığlık #YorgunAdam #köşeyazısı

2 months ago | [YT] | 7

Dincerim

"Bir Ömrün İnce Çizgisi"


Hayat, kimi insanların omuzuna daha genç yaşta bir yük bırakır. Kimi, sırtında bir çanta taşır; kimi de görünmez bir kaygıyı… Benim yol arkadaşım da hep o kaygı oldu. Ekmeğin, faturanın, ay başının keskin yüzlü gerçeği…


Nefes aldığım her dönemde, bir karar vermek zorunda kaldım:


“Sevdiğim işi mı, yoksa hayatın benden istediğini mi?”


Bir yanda kalbimin ritmini hızlandıran hayaller…
Diğer yanda “Bugün de ayakta kalabildin mi?” diyen geçim derdi…


İnsan çoğu zaman kalbinin sesini değil, dolabındaki ekmeğin sesini duyar önce. Ben de öyle yaptım. Sevmediğim istemediğim işlere yaptım. Kimi zaman mecburiyetten, kimi zaman sorumluluklarımın ağırlığından. Ellerim başka işlerin taşını tuttu ama aklım hep hayallerimde, keşfedilmemiş ve hatta keşfini bekleyen yerde kaldı.
Biliyorum, bu benim hikâyem değil sadece.
Bu ülkenin sokaklarında milyonlarca insan aynı cümleyi taşır dilinde:


“Hayaller ayrı, hayat ayrı…”


Öyle ki…
Bir zaman sonra insanın içinde iki yol kalıyor:
Biri, sevmediği bir işi yaparak “yaşadığını sanmak”…
Diğeri, hayallerinin peşinden giderek “yaşadığını hissetmek”…
İki yolun arasında ise incecik bir çizgi…
Üzerinden geçerken ayak serçe parmağın takılsa düşeceğin türden.
İşte, o çizginin kıyısında ben de çok durdum.
Hayallerime uzanan yolu biliyordum; ama cebimde o yola yetecek bir cesaret parası yoktu. İçimde hep bir ses vardı:


“Para kazanamazsan, dünyada bir yerin olmaz.”

Oysa insan dünyadaki yerini parayla değil, iziyle bulur. Ama bunu hangimiz yüksek sesle söyleyebilecek kadar huzurluyduk?
Ben hiçbir zaman “Kazanamasam da olur.” diyemedim.
Hep bir kaygı… hep bir endişe…
Kalbim gökyüzüne bakmak isterken, aklım hep toprağı yokladı.
Ama hayaller?
Hayaller öyle değil işte.
Onlar, ertelemeyi sevmez.
Peşinden gidilmeyen bir hayal, insanın ömründen düşen bir yaprak gibidir. Bir kere koptu mu, bir daha aynı dalda yeşermez.


Yazmak istediğin bir cümle varsa, o gün yazacaksın.
Söylemek istediğin bir şarkı varsa, o an söyleyeceksin.
Bestelemek istediğin bir ezgi varsa, zamanı geçmeden yakalayacaksın.
Yoksa elinde, sol anahtarı özenle çizilmiş ama notaları boş kalmış bir müzik defteri olur yalnızca. Kapağında adın yazar; fakat içinde sen yoksundur.


Herkesin dilinde aynı ezber:


“Çalış, kazan.”
“Çabalarsan başarırsın.”
“Yeterince istersen olur.”
“Yeteri kadar çalışırsan yapabilirsin.”


Belki bir kitapta güzel durur bu cümleler ama hayatın sayfaları böyle yazılmıyor.
Karşımıza çıkan her kapı, aynı şekilde açılmıyor.


Ben de öğrendim ki:
Bir insan ne kadar çalışırsa çalışsın, ne kadar çabalarsa çabalasın… Bazen olmuyor.


Hayat, emekle kaderin aynı anda imza attığı bir sözleşme.
Birinin eksikliği tüm düzeni bozabiliyor.

Kimi insanlar ömür boyu çalışıyor, ama emeğinin karşılığını bir kez bile görmeden göçüp gidiyor.
Kimi ise tek bir adımla kapıların açıldığı bir dünyada doğuyor.
Belki ben de o “başaramayanlar” arasındayım. Ama biliyor musun…?
Geri dönüp baktığımda, en azından içimdeki çocuk hâlâ ölmemiş.

Düşe kalka yürüdüm belki; ama hayallerimin kapısını hiç kapatmadım.
Belki açamadım o kapıyı… Evet bu gerçekle artık yüzleşmem gerekiyor ama kapının önünden de hiç ayrılmadım.

Bugün anlıyorum ki:

Başarmak bazen bir yere varmak değildir;
Bazen, hiç vazgeçmemektir.


Peki ben vazgeçtim mi?
Kıyısındayım…


Ama;
Bütün bu kaygıya, bütün bu mecburiyete rağmen…
İnsan içindeki sesi susturmadıysa, o insan hâlâ yaşıyor demektir.
Belki hayat beni istediğim yerlere taşımadı ama ben içimde sevdiğim, istediğim, hayal ettiğim, belki bir gün olur dediğim yeri koruyarak ayakta kalabiliyorum.


Eee! Bu da az şey değil.


Kim bilir… Belki de her şeyin ta kendisi!

Dincerim
Metro istasyonunun sessiz bir köşesinden


#BirÖmrünİnceÇizgisi #HayallerVeGerçekler #MücadeleHikayeleri #YaşamYolu #EmekVeHayal #DuygusalYazılar #KöşeYazısı #HayatınAğırlığı #İçselYolculuk

2 months ago | [YT] | 3

Dincerim

Yine bir sabah, acı bir haberle uyandık.
Yine yüreklerimize ateş düştü…
20 kahraman evladımıza, şehitlerimize Allah’tan rahmet, kederli ailelerine sabır ve metanet diliyorum.
Vatan için can veren tüm kahramanlarımıza minnetle…
Başımız sağ olsun Türkiye’m. 🇹🇷

#Türkiye'm

2 months ago | [YT] | 4

Dincerim

"Yağmur Yağmadan Islanan Bir Ülke"

Normalde 10 Kasım’da paylaşmak için hazırladığım küçük köşe yazısını, olanı biteni görmek, emin olmak ve hissettiklerimi daha iyi analiz etmek niyetiyle bir gün gecikmeyle bugün paylaşıyorum.

Dün Anıtkabir’e sel gibi akan o muazzam kalabalığı görünce gözlerim doldu…
Binlerce insan, sessizce, adım adım aynı yöne yürüyordu.
Bir millet, bir adamın ardından hâlâ aynı sevgiyle, aynı minnetle, aynı yürek çarpıntısıyla yürüyordu.

O kalabalığın içinde yaşlısı, genci, çocuğu, öğrencisi, askeri, kadınıyla herkesin yüzünde aynı ifade vardı:
“Seni unutmadık.”
Ve bu sözün arkasında öyle bir duygu, öyle bir derinlik vardı ki; kelimeler o anın önünde yetersiz kalıyordu.

Tam da böyle günlerde, Cumhuriyet dönemi edebiyatının önemli ismi Nihat Sami Banarlı’nın bir öğrencisiyle yaşadığı, okuduğum o unutulmaz anı geldi aklıma.

Sınıfta öğrencilerinden, Atatürk’ün ölümü üzerine bir kompozisyon yazmalarını ister.
Sıra Faruk Dursunoğlu’na gelir.
Banarlı sorar:
— “Faruk, ödevini okumak ister misin evladım?”
Çocuk başını eğer, kısık bir sesle,
— “Yazdım hocam… Ama sadece bir cümle.” der.
Banarlı gülümser. “Olsun, oku evladım.”
ve sınıfta yankılanır o cümle:
“O gün bütün Türkiye yağmur yağmadan ıslandı.”

Ne sade, ne derin bir cümle...
Bir çocuğun kalbinden dökülen bu ifade, bir milletin ortak yasını, hüznünü ve sevgisini özetler.
O günün soğuğu bedenleri değil, kalpleri titretmiştir ve o ıslanış, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ devam ediyor.
Çünkü bu milletin sevgisi hiç kurumadı, hiç eksilmedi…

Bugün hâlâ çocuklar “Atam izindeyiz!” diye haykırıyor, gençler onun ilkeleriyle yön buluyor,
anneler babalar evlatlarına “Bu vatanı emanet eden adamı unutma!” diye öğüt veriyor.

Atatürk sevgisi bu topraklarda bir duygu değil, bir yürek refleksidir.
Ne zaman karanlık çöker gibi olsa, o sevgi ışık olur; ne zaman umutsuzluk kapıyı çalsa, o sevgi yeniden diriltir ve biz, o bir cümledeki gibi, hâlâ yağmur yağmadan ıslanıyoruz...
Her 10 Kasım’da, her kalp atışında, her İstiklal Marşı’nda.

Çünkü Atatürk, bu ülkenin gökyüzüne yazılmış en güzel kelimesi.... O kelimeyi silebilecek bir rüzgar, bu dünyada hiç esmedi, esmeyecek...

Saygı ve Özlemle
Dincerim


#atatürk #mustafakemalatatürk #10kasım

2 months ago | [YT] | 4